Saltanat soytarıları...

Yazılı ve görsel basında çizgiler giderek belirginleşiyor, ve iki türlü profil ortaya çıkıyor.

Bir yanda gazeteciler, diğer yanda saltanat soytarıları.

Elbette “gazeteci” olmak için, siyasi iktidarın her yaptığına ezbere karşı çıkmak tek ölçü değil.

Ama “saltanat soytarılığı” için,siyasi iktidarın her yaptığına ezbere destek çıkmak, ekranlarını, manşetlerini, köşelerini siyasi iktidara adamışlık-satmışlık, açık ve anlaşılır bir ölçü.

Onlar, kapitalizmin, zaten “hamamın namusu” kabilinden, en kolay, en yüzeysel, en rahat olan etik değerlerine bile itibar etmeden “yola devam” ediyorlar.

“Ver”iyorlar, sonra “al”ıyorlar.

Bir şeyden vaz geçiyorlar, bir başka şey kazanıyorlar.

Al gülüm, ver gülüm.

Farkındalar mı bilinmez ama, fark ediliyorlar.

Farkındalar mı bilinmez ama, yurdum insanı işine geldiğinde yalakalığa itibar etse de, yalakalara pek itibar etmez.

O nedenle yalakalığı unutsa da, yalakaları unutmaz.

Egemen bağış diyor ki, tutuklu gazeteci yok.

Yazılı ve görsel basınımıza bakıyoruz, öyle gazeteciler tutuklu filan diye kopan bir kıyamet de yok.

Dahası, akıllı bir manipülasyonla, tutuklu gazeteci algısı zaten iki gazeteciye (Nedim Şener ve Ahmet Şık) indirgenmiş vaziyette.

Diğerleri sanki yok.

Diğerleri sanki tutuklu değil.

Diğerleri sanki gazeteci değil.

Bakıyoruz, dik durma endişesi olan kimi kalemler de yalnızca bu iki arkadaşımızın adını telaffuz ediyor,bu iki arkadaşımızın isimleri üzerinden, adeta meşruiyet zemini arıyor.

Yani?

Yani, yazılı ve görsel basınımız kurumsal tercihleri itibarıyla ve kahir ekseriyetiyle, hızla saltanat soytarılarının dümen suyuna giriyor.

Süslü kaydırmalar, sürpriz(!) transferler gırla gidiyor.

Henüz tutuklanmamış kalemlerden Bekir Coşkun, akıllı bir manevrayla önce HaberTürk’e ardından Cumhuriyet’e alınarak, daha kalabalık bir okur kitlesinden koparılıp, daha az sayıda bir okur kitlesine kaydırıldı.

Yine henüz tutuklanmamış bir başka değerli arkadaşımız Yılmaz Özdil’in, Taha Akyol’lu Hürriyet’te  ne kadar dayanabileceği belli değil.

Elbette bu yazının muradı da, neredeyse top yekün saltanat soytarılığına soyunmuş bir medyanın, nasıl bir demokratik misyonun mümessili olacağını anlatmak değil.

“Ne yapmalı” filan gibi iddialı önermeleri de olmayacak.

Bu yazı demeye çalışıyor ki, “Ey saltanat soytarıları, farkındayız !…”

Herkes farkında.

Siz de şunun farkında olun :

Elbette basınımız bugüne dek her siyasi ya da toplumsal sınavdan “iftiharla” geçmedi.

Ama hiç bir şey unutulmadı da.

Ref’i Cevat Ulunay’ın mandacılığı da unutulmadı, Mehmet Barlas’ın taklacılığı da.

Çetin Altan’ın askeri darbelerin ardından yazdığı “kaside” makamındaki köşe yazıları da.

Sizler de unutulmayacaksınız...